Güneydoğu sorunu et sorununa dönüştü

1980 öncesinde Türkiye tarım ve hayvancılık açısından önemli bir ülkeydi. Şiddetle beraber gelen yayla yasakları hayvancılığı olumsuz etkiledi. Hayvancılık bitince et fiyatları çığrından çıktı.

1980 öncesinde Türkiye tarım ve hayvancılık açısından önemli bir ülkeydi. Şiddetle beraber gelen yayla yasakları hayvancılığı olumsuz etkiledi. Hayvancılık bitince et fiyatları çığrından çıktı. Referrans’tan Hakkı Özdal, hayvancılık ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nda yaşanan  sorunu birlikte analiz etmiş;

Amansızca tırmanan fiyatlar karşısında et ithal etmek zorunda kalmamızla, sanat galerilerine ‘gidin mahallemizden’ saldırısı yapılması arasında bir bağlantı olabilir mi? Daha da ileri gidelim…
Pahalı et ve bu yüzden başlayan et ithalatı, Tophane’de sanat galerilerine ‘mahalleli’ saldırısı ve hem seçimi hem okulu çok etkili katılımlarla boykot eden Hakkari’nin, sanki bir parça Türkiye’nin dışında, ondan ‘bölünmüş’ bir parça gibi davranması arasında ortaklık kurulabilir mi?
Türkiye’nin geçtiğimiz hafta boyunca gündemini belirleyen konularından üçü, biraz ihmal edilen bir bağlantıya sahip…

1980 öncesinde Türkiye tarım ve hayvancılık açısından önemli bir ülkeydi. Yalnızca tarım ürünleri değil, et ve süt de ihraç edilirdi. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri besiciliğin merkeziydi ve bu bölge hem ülkenin et ihtiyacını karşılar hem de ciddi oranda ihracat yapardı.

Et ve Balık Kurumu’nun da oldukça etkili olduğu 1970’li yıllarda Türkiye, canlı hayvan ve et ürünleri açısından önemli bir ihracatçı ülkeydi ve yalnızca Van’da bile canlı hayvan ihracatı yapan 35 firma bulunuyordu. Türkiye’nin orta ve doğu bölgeleri meraya dayalı, bir tür ‘açık’ besiciliğe elverişli.

Yani kapalı ya da yarı açık ahırlar yerine, sürülerin doğal otlak ve meralarda gezdirilmesi temeline dayalı bir besicilik. Bölgenin efsane ve masallarında bolca yer bulan çobanlar, bir bakıma antik ama hala geçerli bir fonksiyona sahip yani.
Doğu ve Güneydoğu’da sıcaklar bastırınca köylüyer kendini yaylalara atar(dı). Özellikle Van Gölü’nün güneyindeki ve kuzeybatısındaki verimli otlaklara sahip yaylalara Van, Hakkari, Siirt, Bitlis, Bingöl, Batman, Mardin ve bölgenin başka illerinden, büyük ve küçükbaş hayvanlarını alarak köylüler gelir, bu azgın meralarda yaz boyu beslenen hayvanlar gürbüzleşir(di).

Hakkari, hayvancılıkla birlikte çöktü
Ama 1980 yılı Türkiye’de hayvancılık için dönüm noktası olurken, özellikle doğuda hele de 80’lerin ortasından sonra rüzgar tersten ve fırtına şeklinde esmeye başladı. Devletin besicilik üzerindeki destekleri önemli ölçüde azaltıldı.

Doğuda zaten küçük ölçekli aile işletmeciliği ya da ağalık sisteminin bir uzantısı şeklindeki çoban ailelerce sürdürülen küçükbaş hayvan besiciliği büyümeye, modernize olmaya ihtiyaç duyarken kaderine terk edildi. Sonra 1984’ten itibaren bölgeye egemen olmaya başlayan çatışma ortamı krizi daha da derinleştirdi. Başta Hakkari, Van ve Tunceli olmak üzere pek çok ilde 1992’den itibaren çok yaygın yayla yasakları uygulanmaya başlandı.

PKK’nın koyun kaçırdığı, yaylaların çatışmalar nedeniyle güvenli olmadığı gibi gerekçelerle bu kentlerdeki neredeyse tüm yaylalar yasak kapsamına alındı. Yakın köylere “boşaltma emri” geldi. 1990’ların sonlarından itibaren bu kez de mayın belası baş gösterdi. Yasağın gevşediği, gevşeyebileceği durumlarda da yaylalara ve yayla yollarına döşenen mayınlar sorun oldu.

Hayvancılık bölgede adeta çöktü. Binlerce aile, yaylalara çıkamayan, hayvanlarını besleyemeyen, köyleri boşaltılan binlerce aile, ellerindeki ucuz fiyatlarla satıp kent merkezlerine ve ülkenin batısına göç etmek zorunda kaldı.
Bugün bile nüfusunun yüzde 70’i tarımdan geçinen ve bunun da yüzde 50’si hayvancılık yapan Hakkari ile Siirt, Batman, Van ve Bingöl bu süreçten en çok etkilenen kentler oldu.

Bu kentler, işsizlik, yoksulluk, şiddet sarmalından kurtulabilmek için batıya doğru önemli göç verdiler. Kentlerin olağan yaşamıyla birlikte hayvancılık da çöktü. 1980 yılında 50 milyona yakın küçükbaş hayvan varlığı olan Türkiye’de bugün bu sayının 20 milyonlara kadar gerilemesinde bu çöküşün büyük etkisi var. Ve yalnızca bir Doğu ilinden 35 firmayla ihracat yapan bir ülkeden, haftada bir et ithalatı ihalesi düzenleyen bir ülkeye dönüşmemizde de… Daralan et üretimi fiyatları görülmemiş şekilde artırdı ve ithalat kaçınılmaz hale geldi.

Şimdi hayvancılık açısından son derece önemli bir potansiyele sahip bir bölgeden geriye,
– hayvancılığın ölümü ve dolayısıyla son derece pahalı et fiyatları,
– göçe zorlanmış ve gittikleri kentlerde artık sıcak savaşın değilse de yaşam savaşının sertliğiyle kabuğuna çekilmek zorunda kalan ve bir tür “iç göçmen” muhafazakarlığıyla kent yaşamına direnç ve giderek tepki gösteren kalabalıklar,
– ve her nasılsa göç etmeksizin kentte kalabildiyse de ülkenin geriye kalanıyla moral işbirliğini kaybetmiş, yıllar süren “bölünme” paranoyasının baskısı altında bunu artık bir tür “kopuş” olarak yaşamaya başlamış kentler kaldı.

Bu sonuçların birincisi tüm ülkenin beslenme koşullarını etkileyen bir sorun haline dönüştü.
İkincisi en çok göç aldığı iller arasında Siirt ve Bingöl’ün de bulunduğu Tophane’de yaşanan ‘mahalleli-galerili’ geriliminde bir kez daha görülen çarpık bir kent nüfusu yarattı.
Ve üçüncüsü, halkoylamasına gitmeyen, okullarında açılış törenini yalnızca öğretmenlerin geldiği bir ‘tören’le yapabilen kentler doğurdu.
Ucuz et yemek ve kentlerde barış içinde sanat sergileri açabilmek için de daha köklü sorunlarımızı mı çözmeliyiz acaba?

KURBAN BAYRAMI’NDA KESİLECEK HAYVAN YOK

Türkiye’de Kurban Bayramlarında büyükbaş hayvan varlığının yaklaşık yüzde 20’si kesiliyor. Tarım Bakanlığı’nın son sayımına göre 2 milyon civarında büyükbaş hayvan var ve bu da bayramda yaklaşık 400 bin büyükbaş hayvanın kesileceği anlamına geliyor.

Bu sayı ülkenin kurbanlık hayvan ihtiyacına yetmeyeceğinden ihtiyacın bir bölümü ithalatla karşılanacak. Ancak, kesimler nedeniyle ithalata rağmen bayramdan sonra et fiyatının tekrar artması bekleniyor.

Tarım Bakanlığı’nın şap hastalığına karşı 2008- 2010 dönemini kapsayan 3 yıllık süre için uyguladığı AB destekli Şap Hastalığı Projesi kapsamında Trakya Bölgesi şap hastalığından arınmış bölge ilan edildi. Bu nedenle Anadolu’dan Trakya bölgesine canlı hayvan geçişi yasak. Bu yasak İstanbul’un Anadolu yakası için de geçerli.

Dolayısıyla İstanbul’un Anadolu yakasından Avrupa yakasına canlı hayvan nakli yapılamıyor. Bunu önlemek için köprülerde termal kameralarla kontrol yapılıyor. Yani Sarıgazi’den Sarıyer’e hayvan geçirmek yasak. Ama Avrupa yakasına Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Avrupa ülkelerinden hayvan getirilebiliyor.

Özellikle Trakya bölgesindeki besiciler bu uygulamayı eleştiriyorlar. Kurban döneminde önemli soruna yol açacak bu uygulama nedeniyle ithalatın artacağını belirtiyor ve “Kurbanlık hayvanını bile ithal eden bir ülkenin hayvancılığı iflas etmiştir” diyorlar.

5 Replies to “Güneydoğu sorunu et sorununa dönüştü”

  1. Avrupa'da etin kilosu 6 dolar (10 TL) iken bizde 40 TL'ye dayandı. Ada ülkesi olsak anlarım ama bu topraklarda hayvancılığı bitiren zihniyet bugünlere gelinmesinde baş sorumludur. Kurban kapıda haliyle pahalı olan et daha da pahalı olacak. Umarım ithal hayvanlar sayesinde fiyatlar ucuzlar. Pek umudum yok ama. . .

  2. İTHAL HAYVANLAR OTÇUL OLDUKLARI HALDE KANLA VE HAYVANSAL BESİNLE BESLENİYOR BUNLARI YEMEK CAİZMİ ?Kİ BU HAYVANLARIN YEDİKLERİNE BAKINCA DOMUZDANDA BİR FARKI KALMADIĞI ZATEN ORTADA

  3. yapın ıthalatı her turlusunu memleketın yuzde altmışı tarımla uğrasıyor her uretıcıye ıthalat yapın insanların şeyleride klmaz oldu yakında onun ithalını yaparsınız sızden hepsi beklenırye zaten gelirsede şaşırmam oncede kendiniz kullanın meraklısınızya

  4. Ali Sümerli yorumladı. 16 Aralık 2010, saat 16:11

    Firmamız Türkiyeden Avrupa Ülkelerine,……….. Sitemizde yorum kısmında reklam yapılamaz. Detaylı bilgi için reklam seçeneklerini inceleyiniz……….. EDİTÖR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir